1
MİllİyetÇİlİk Ve MİllİyetÇİlİĞİn Ortaya KoyduĞu ZulÜm... Bir 8/3/2008, 13:22
milliyetçilik, insanın kendi kültürünü, kendi insanlarını, kendi toprağını sevmesi, koruması, geliştirmesi duygu ve arzusundan çok farklıdır.
Farklı kavimlere karşı üstünlük ve güvensizlik duygularıyla örülmüş, devlet ve devletçilik merkezli, aşırı siyasileşmiş bir mensubiyet duygusudur milliyetçilik. Özgürlüğü insana değil, sadece milli varlığa, devlete atfeder. İnsanı düşüncesi, rolü, eylemiyle bu milli varlığın hizmetkarı olarak görür. Yönetilenin yönetene, insanın insana mutlak itaatini ve insanlar arasındaki hiyerarşiyi vaazeder.
Nitekim toplumsal düzeni doğal ve değişmez olarak tanımlar. Sorgulamayı, değişimi, farklı talepleri bozulma olarak görür ve yaptırıma tabi tutar, değişim ve talep yanlılarını ise öteki kılar, hain, düşman ilan eder.
Dolayısıyla siyaset anlayışı toplum dışıdır milliyetçiliğin. Siyasetten devlet tekelindeki milli çıkarları ve bu çıkarları belirleyecek gruplar arasındaki güç mücadelesini anlar. Bu güç mücadelesinde şiddeti bir araç, bir hakem olarak görür, hatta bir "değer" kılar.
Kürt milliyetçiliği, Türk milliyetçiliği, Ermeni milliyetçiliği, Alman milliyetçiliği, Yunan milliyetçiliği...
Hepsi aynı esasa göre çalışır...
Milliyetçilik Avrupa'da ortaya çıktığı günden, 1830'lardan bu yana, 300 milyon insanın hayatına mal olmuştur. Milliyetçilik adına insanlar sadece öteki diyarın insanlarını değil, kendi insanlarını da katletmişlerdir.
Şiddet ve mensubiyet öyle merkezi bir işlev görür ki bu anlayışta, örneğin masum çocuklar, insanlar öldürüldüğünde ya da bizim elimizden öldüğünde tınmayız; yandığımız sadece kendi çocuklarımız, insanlarımızdır. İnsan ve çocuk bizdense insan ve çocuktur bu anlayışa göre...
Örneğin bizden olmayanın sıradan taleplerini, varoluşunu bile tahrik olarak tanımlar, linç etmeye kalkar, üstelik haklı olduğumuzu söyleriz...
Hak ve şiddet arasında doğru orantı kurdukça, şiddeti meşru kılar ve değer haline getiririz...
Şiddetin lügatimizdeki anlamı hep tepkidir, hep savunmadır, hep karşılık vermektir...
Tepki, savunma, karşılık verme mantığı, bu ülkede 1970'lerin sonunda 5 bin insanın canını aldı. Komşular komşuları kesti, farklı mezhepten, farklı görüşten oldukları için... Vatan, bayrak, toprak, inanç bahane kılındı bu vahşete...
geçenlerde bir tarihçi pek güzel ifade etmişti:
Milliyetçi söylemler, başkalarına yaşattıkları felâketleri hep başkalarının onlara yaşattığı felaketlerin karşılığı olarak gösterirler...
Böylece şiddet ve haklılık, zulüm ve mağdurluk sarmalı üretirler...
(saygılar dostça ve yoldaşça kalmanız dileğiyle)[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]
Farklı kavimlere karşı üstünlük ve güvensizlik duygularıyla örülmüş, devlet ve devletçilik merkezli, aşırı siyasileşmiş bir mensubiyet duygusudur milliyetçilik. Özgürlüğü insana değil, sadece milli varlığa, devlete atfeder. İnsanı düşüncesi, rolü, eylemiyle bu milli varlığın hizmetkarı olarak görür. Yönetilenin yönetene, insanın insana mutlak itaatini ve insanlar arasındaki hiyerarşiyi vaazeder.
Nitekim toplumsal düzeni doğal ve değişmez olarak tanımlar. Sorgulamayı, değişimi, farklı talepleri bozulma olarak görür ve yaptırıma tabi tutar, değişim ve talep yanlılarını ise öteki kılar, hain, düşman ilan eder.
Dolayısıyla siyaset anlayışı toplum dışıdır milliyetçiliğin. Siyasetten devlet tekelindeki milli çıkarları ve bu çıkarları belirleyecek gruplar arasındaki güç mücadelesini anlar. Bu güç mücadelesinde şiddeti bir araç, bir hakem olarak görür, hatta bir "değer" kılar.
Kürt milliyetçiliği, Türk milliyetçiliği, Ermeni milliyetçiliği, Alman milliyetçiliği, Yunan milliyetçiliği...
Hepsi aynı esasa göre çalışır...
Milliyetçilik Avrupa'da ortaya çıktığı günden, 1830'lardan bu yana, 300 milyon insanın hayatına mal olmuştur. Milliyetçilik adına insanlar sadece öteki diyarın insanlarını değil, kendi insanlarını da katletmişlerdir.
Şiddet ve mensubiyet öyle merkezi bir işlev görür ki bu anlayışta, örneğin masum çocuklar, insanlar öldürüldüğünde ya da bizim elimizden öldüğünde tınmayız; yandığımız sadece kendi çocuklarımız, insanlarımızdır. İnsan ve çocuk bizdense insan ve çocuktur bu anlayışa göre...
Örneğin bizden olmayanın sıradan taleplerini, varoluşunu bile tahrik olarak tanımlar, linç etmeye kalkar, üstelik haklı olduğumuzu söyleriz...
Hak ve şiddet arasında doğru orantı kurdukça, şiddeti meşru kılar ve değer haline getiririz...
Şiddetin lügatimizdeki anlamı hep tepkidir, hep savunmadır, hep karşılık vermektir...
Tepki, savunma, karşılık verme mantığı, bu ülkede 1970'lerin sonunda 5 bin insanın canını aldı. Komşular komşuları kesti, farklı mezhepten, farklı görüşten oldukları için... Vatan, bayrak, toprak, inanç bahane kılındı bu vahşete...
geçenlerde bir tarihçi pek güzel ifade etmişti:
Milliyetçi söylemler, başkalarına yaşattıkları felâketleri hep başkalarının onlara yaşattığı felaketlerin karşılığı olarak gösterirler...
Böylece şiddet ve haklılık, zulüm ve mağdurluk sarmalı üretirler...
(saygılar dostça ve yoldaşça kalmanız dileğiyle)[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]
Özgürlüğün Sesi... Sizin Sesiniz...Özgürce...
Portal
Giriş yap








Anahtar Kelime | Tags:


