1
Dil üzerine kısa kıssa… Bir 23/10/2009, 23:01
Dil üzerine kısa kıssa…
Anlatılanlar sizin dilinizle. Anlamakta zorlanmamak güzel ve anlamsız. Bunu anlatabilmek başka halka aynı kültürde, onun diliyle, asıl anlamlı olan.
Neyi, nasıl, ne kadar anlattığınız karşıdakinin anladığıyla sınırlıysa şayet, daha ne diyebilir Mevlana “ ne kadar bilirsen bil, bildiklerin karşısındakinin anladığı kadarıyladır”. Dolayısıyla bilmediği bir dille hitap edilen topluluk gözünüze bakakalır. Bu durum temelde çatışmayı yaratır ki, bunu da tek tartaflı değil karşılıklı aşabilir insanoğlu. Yüzyıllar öncesinde bir ülkenin lideri olması halinde o ülkenin ilk olarak dil’ ini ele alacak olan Konfiçyüs’ ün yerini belki de bugün milyonlar almak durumunda, toplumsal empatik duyarlılıkla. Dilini ve kültürünü oluşturmuş bir topluma kendi hamasi diliyle hitap eden ve bunu dayatan baskı mekanizması, ortaya çıkan sonuçlardan dersler çıkarmak yerine, geri tepkici milliyetçi-militarist anlayışla, katlanarak aynı baskıyı devam ettirmektedir. Bununla kalmamakla beraber,sistemin kendi oluşturduğu devletçi söylem, kendi halkının prangaları haline gelmektedir. Dolayısıyla insanların kaderini yazan tanrı kendini reddeden kaderi de yazmakta.
Olanları ve görünenleri anlamak ya da anlamlandırmak için yapı sökümcü ya da yapısalcı bir filolog olmanın gereği yoktur. Dil ise söz konusu olan, insanı zorlamamak lazım, en azından türkülerine ve ağıtlarına dokunmadan yaşasın dil. Vatandaşı türkçe konuşturma kampanyaları, kendisine has diliyle sorunun adını en başından koymuştu zaten. Kim bilir yazılmamış şiirlerin, söylenmemiş türkülerin ve destanların nice sahibi vardır şimdi. Şimdi annesinden kürtçe istediği aşı ekmeği, bugün Türkçe elinden alınan çocuğun, kafasına yediği dipcikte cabası. seçilmiş temsilcileri bile kendi dilleri ile parlemontasında konuştukları gerekçesiyle, AB kapılarında çifte standarttan yakınan, içi boşaltılmış demokrasi, tarihi bir ikiyüzlülükle sarılmıştır kendi yanlışına.
Üç beş dengbej kalmışsa siyabend’in aşkını dillendiren, yeni aşkları da anlatsınlar her şeye rağmen. Nerelisin sorusuna verdiği yanıtın karşısında, hiçte oralı olmadığını anlayan köylümün bu şaşkınlığı, yaşadığı coğrafyanın adını kendisine sormadan koymuş dile bağlıdır.
Bebekler aynı dilde konuşur, büyüdükçe bebek kalmayı diretmekte neyin nesi, yıllar yeni diller ve kültürler yaratır. Yaratmışta zaten; ama bunu çok inandıkları tanrılarına inat bir hamasetle reddeden, sonra dönüp secde eden, ve hümanizmadan dem vuran devletçi dilliler papağan kültürünü yaşamakta ve kendilerine ezber yaptıran mekanizmanın uzantıları konumunda kalmakta diretmekteler. Bu tarihi bir yüktür sırtlarında, öyle ki Anadolu’nun en ucundan bucağına aynı çığırtkanlıkla seslenir bizim tellal, duyup bilip, duymuş, anlamış görünmeye zorladığı insana gürültüdür en son duyulmak istenen.
Çığlığı dağlarını saran köylü anaların, nedeni olmaktır bir yerde susturmak ya da başka dile zorlamak. Tek tipleştirmenin lokal savunucusu olan devletçi politika, globalizasyonun da evrensel çığırtkanıdır. Totalitarizmin hat safhada yaşandığı çağımızda tek tipleştirme, milli bir avantaj gibi görünebilir şovenlere. Ama evrim nasıl zorlarsa çeşitliliği, kültür de aynı derecede zorlayacaktır zenginlik olarak algılanması gereken farklılıkları dolayısıyla çok dilli kendisini. Mono kültürleşen evrim karşıtı doğa verileri nasıl zamanla tek bir hastalıkla ortadan kalkarsa, tek tipleştirilen kültürde aynı derecede yok olmaya elverişlidir.
ekoben...
Anlatılanlar sizin dilinizle. Anlamakta zorlanmamak güzel ve anlamsız. Bunu anlatabilmek başka halka aynı kültürde, onun diliyle, asıl anlamlı olan.
Neyi, nasıl, ne kadar anlattığınız karşıdakinin anladığıyla sınırlıysa şayet, daha ne diyebilir Mevlana “ ne kadar bilirsen bil, bildiklerin karşısındakinin anladığı kadarıyladır”. Dolayısıyla bilmediği bir dille hitap edilen topluluk gözünüze bakakalır. Bu durum temelde çatışmayı yaratır ki, bunu da tek tartaflı değil karşılıklı aşabilir insanoğlu. Yüzyıllar öncesinde bir ülkenin lideri olması halinde o ülkenin ilk olarak dil’ ini ele alacak olan Konfiçyüs’ ün yerini belki de bugün milyonlar almak durumunda, toplumsal empatik duyarlılıkla. Dilini ve kültürünü oluşturmuş bir topluma kendi hamasi diliyle hitap eden ve bunu dayatan baskı mekanizması, ortaya çıkan sonuçlardan dersler çıkarmak yerine, geri tepkici milliyetçi-militarist anlayışla, katlanarak aynı baskıyı devam ettirmektedir. Bununla kalmamakla beraber,sistemin kendi oluşturduğu devletçi söylem, kendi halkının prangaları haline gelmektedir. Dolayısıyla insanların kaderini yazan tanrı kendini reddeden kaderi de yazmakta.
Olanları ve görünenleri anlamak ya da anlamlandırmak için yapı sökümcü ya da yapısalcı bir filolog olmanın gereği yoktur. Dil ise söz konusu olan, insanı zorlamamak lazım, en azından türkülerine ve ağıtlarına dokunmadan yaşasın dil. Vatandaşı türkçe konuşturma kampanyaları, kendisine has diliyle sorunun adını en başından koymuştu zaten. Kim bilir yazılmamış şiirlerin, söylenmemiş türkülerin ve destanların nice sahibi vardır şimdi. Şimdi annesinden kürtçe istediği aşı ekmeği, bugün Türkçe elinden alınan çocuğun, kafasına yediği dipcikte cabası. seçilmiş temsilcileri bile kendi dilleri ile parlemontasında konuştukları gerekçesiyle, AB kapılarında çifte standarttan yakınan, içi boşaltılmış demokrasi, tarihi bir ikiyüzlülükle sarılmıştır kendi yanlışına.
Üç beş dengbej kalmışsa siyabend’in aşkını dillendiren, yeni aşkları da anlatsınlar her şeye rağmen. Nerelisin sorusuna verdiği yanıtın karşısında, hiçte oralı olmadığını anlayan köylümün bu şaşkınlığı, yaşadığı coğrafyanın adını kendisine sormadan koymuş dile bağlıdır.
Bebekler aynı dilde konuşur, büyüdükçe bebek kalmayı diretmekte neyin nesi, yıllar yeni diller ve kültürler yaratır. Yaratmışta zaten; ama bunu çok inandıkları tanrılarına inat bir hamasetle reddeden, sonra dönüp secde eden, ve hümanizmadan dem vuran devletçi dilliler papağan kültürünü yaşamakta ve kendilerine ezber yaptıran mekanizmanın uzantıları konumunda kalmakta diretmekteler. Bu tarihi bir yüktür sırtlarında, öyle ki Anadolu’nun en ucundan bucağına aynı çığırtkanlıkla seslenir bizim tellal, duyup bilip, duymuş, anlamış görünmeye zorladığı insana gürültüdür en son duyulmak istenen.
Çığlığı dağlarını saran köylü anaların, nedeni olmaktır bir yerde susturmak ya da başka dile zorlamak. Tek tipleştirmenin lokal savunucusu olan devletçi politika, globalizasyonun da evrensel çığırtkanıdır. Totalitarizmin hat safhada yaşandığı çağımızda tek tipleştirme, milli bir avantaj gibi görünebilir şovenlere. Ama evrim nasıl zorlarsa çeşitliliği, kültür de aynı derecede zorlayacaktır zenginlik olarak algılanması gereken farklılıkları dolayısıyla çok dilli kendisini. Mono kültürleşen evrim karşıtı doğa verileri nasıl zamanla tek bir hastalıkla ortadan kalkarsa, tek tipleştirilen kültürde aynı derecede yok olmaya elverişlidir.
ekoben...
Özgürlüğün Sesi... Sizin Sesiniz...Özgürce...
Portal
Giriş yap








Anahtar Kelime | Tags:


