1
İdeolojinin kendiliğindenliği... Bir 3/5/2009, 12:00
Kitle kaosunun mevcut olduğu zamanlarda insanlık tarihinde tek ideoloji kendisini açığa çıkarma eğilimindedir. Bu ideolojinin faşizm ve onun firaksiyonlarının olduğunu belirtmek ve bu konu üzerinde düşünmek gerekmemektedir. Peki neden bu sosyo siyasal bilinç dışı ideolojinin insanları bu dönemlerde kucağına aldığı görülürken, diğer taraftan daha insani ve tüm toplumların refahına hizmet edebilecek bir ideoloji kendini sahipsiz bulmakta ? Bu sorunun cevabına yazının başlığı sadece kılıf olur. İdeolojik dinamikler olarak savaş ve her türlü toplumsal yıkımda bireyleri sarmalayan varoluşsal tehditler, tek tek kişilerden zamanla topluma yönelir. Varoluşsal felsefe ve psikolojinin açıklama getirediği bu durumlara en iyi yorum getiren düşünürlerden birisi olan E. FROMM; yalnızlık, yalıtılmışlık ve özgürlük kavramlarını ele alarak kişilerde meydana gelen kaygı ve psikodinamik çalkalanmaların bu faktörlerden kaynaklandığını bu faktörlerin getirdiği, varoluşsal boşluktan dolayı ortaya çıkan derin kaygıyı atlatmak için insanlar bir ŞEY� e, dolayısıyla bir otoriteye bağlanma çabasıyla, yalıtımlarından kurtulmak adına kendilerini otoriter rejimlerin kucağında bulmuşlardır.
� Robotlaşan insanın çaresizliği, faşizmin siyasal amaçları için verimli bir topraktır� diyen Fromm, açıklamalrını Hitler Almanyasını ele alarak aslında otoriteryen ideolojinin en iyi örneklerini elde etmiştir. Versay antlaşmasıyla 1. büyük savaştan birçok kayba uğrayarak çıkan Almanya halkı, bir kurtarıcı gibi Nazi partisinin söylemleri arkasına düşme gibi bir eğilim göstermiştir. Bir kere bu yalıtılmışlık korkusuyla karşı karşıya kalan bireyler ve bireylerden oluşan toplum otoriter rejimlere bağlanmaktan ve bu bağlılıklarını diğer toplumlar üzerinde ki tahakkümleriyle beslemekten asla çekinmeyecektir. Tikel bastırılmışlık tümel olarak faşizmde kendisine vücut bularak kendisini dışa yansıtmakta. Bunu gerçekten de Hitler Almanyasında görmek mümkündür. Yahudi toplumuna karşı yürütülen Katliamlar tüm Almanları bir vücüt gibi onlar üzerinde katliam yapmaktan geri bırakmamıştır. Ve bu durumu savaştan sonra ifade veren Nazi askerlerinin soğuk tavırlarından anlamak mümkündür. � bize öldür denildi bizde öldürdük� gibi bir ifadenin gerisinde, artık robotlaşan, her yaptığını kendi otoritesi adına yapan ve bunu yaparken de asla tereddüt etmeyen bireylerin o dönemde bağlanma güdülerine ne kadar teslim olduklarının açık bir belirtisidir.
Kişilerin uyma davranışını nasıl ortaya koyduklarını anlamak için sosyal-psikoloji alanında yapılan araştırmalardan Milgram� ın �itaat� deneyi bireylerin nasıl olupta otorite altında uyma davranışı gösterdiklerini anlamamıza yardımcı olabilmektedir. O araştırmada % 65 oranı gibi yüksek bir oranda, bireylerin otorite altında, gerçekte öyle olmayıp, deneklere şok verme davranışını ilerleterek devam ettirmişlerdir. Bu gibi bir �itaat� davranışını sadece psikopat ve saldırgan özelliklere sahip kişiliklerle açıklamak mümkün değildir. Deney, otorite altında sorumluluklarını terkedip tamamen �itaat� eden insanların neler yapabileceğini çok iyi göstermektedir. Bu durumu topluma uyarlamak zor olamsa gerek. 12 Eylül darbesinin hazırladığı prematüre anayasanın büyük bir oyla kabulu toplumun başka seçeneğinin olmadığı gibi bir izlenime bizi götürmektedir. Ya da otoritenin varlığı, ona bağlanmayı gerektirmektedir.
Bürokrasinin bağlı bulunduğu hükümet ideolojisinin günümüzde yaptığı tekdüze baskı aslında değişen durmun yüzyıla uyarlanmasından başka bir şey değildir. � tahakküm hükmedilenlerce yayılıyordur� der T. ADORNO, dolayısıyla yönetenlerin, yetkilendirdiği bürokrasinin elemanları, bizi Şerif MARDİN� in mahalle baskısı kavramına götürür. Bir parti hükümeti ele geçirince kendisinden olmayanları kendisine bağlamak için eleinden geleni arkasına koymayacktır. Baskıcı rejimlerde bu hep böyle olagelmiştir. Son yıllarda yapılan araştırmalar baskının üniversitelerden, devlet kurumlarına kadar yayıldığını göstermektedir. Bu baskının kapitalist kültür endüstrisiyle el ele vermesiyle elde edilen zafer Adorno�nun deyimiyle robotlaşan insanlar ürteme aşamasında hat safaya ulaşmıştır. Tabi din gibi bir unsurun bu anlattıklarımıza etkisini ele almadan geçmek olmaz.
Katolik, Yunanca kökenli bir kelimedir, Latince totaliterin karşılığıdır. Ve incilde �benden yana olmayan bana karşıdır� gibi bir bölümün geçmesi, izaha gerek bırakmamaktadır. Aynı durumu Türklerin islamiyeti kabul etme aşamasında Arapların baskısından kurtulmak ve vergi vermemek için islamiyeti benimsemeleri, durumun hiç de siyasi tarihin kahramanlıklarıyla ve duygusallıklarıyla alakalandırmamaktadır.
Asıl konuya dönecek olursak, ideolojilerin kendilerini ortaya koyma eğilimleri savaş zamanlarında ve kaos ortamlarında baskıcı rejimler lehine işlemektedir. Hiç bir devlet yoktur ki ulusal oluşumunu otoriter olmayan rejimlerle kurabilmiş olsun. Ulus devletlerin oluşumunda bu açık bir unsurdur. Sol ideolojiye ise o dönemlerde üstadın dediği gibi en iyi eserleri vermek kalır sanat adına.
� Robotlaşan insanın çaresizliği, faşizmin siyasal amaçları için verimli bir topraktır� diyen Fromm, açıklamalrını Hitler Almanyasını ele alarak aslında otoriteryen ideolojinin en iyi örneklerini elde etmiştir. Versay antlaşmasıyla 1. büyük savaştan birçok kayba uğrayarak çıkan Almanya halkı, bir kurtarıcı gibi Nazi partisinin söylemleri arkasına düşme gibi bir eğilim göstermiştir. Bir kere bu yalıtılmışlık korkusuyla karşı karşıya kalan bireyler ve bireylerden oluşan toplum otoriter rejimlere bağlanmaktan ve bu bağlılıklarını diğer toplumlar üzerinde ki tahakkümleriyle beslemekten asla çekinmeyecektir. Tikel bastırılmışlık tümel olarak faşizmde kendisine vücut bularak kendisini dışa yansıtmakta. Bunu gerçekten de Hitler Almanyasında görmek mümkündür. Yahudi toplumuna karşı yürütülen Katliamlar tüm Almanları bir vücüt gibi onlar üzerinde katliam yapmaktan geri bırakmamıştır. Ve bu durumu savaştan sonra ifade veren Nazi askerlerinin soğuk tavırlarından anlamak mümkündür. � bize öldür denildi bizde öldürdük� gibi bir ifadenin gerisinde, artık robotlaşan, her yaptığını kendi otoritesi adına yapan ve bunu yaparken de asla tereddüt etmeyen bireylerin o dönemde bağlanma güdülerine ne kadar teslim olduklarının açık bir belirtisidir.
Kişilerin uyma davranışını nasıl ortaya koyduklarını anlamak için sosyal-psikoloji alanında yapılan araştırmalardan Milgram� ın �itaat� deneyi bireylerin nasıl olupta otorite altında uyma davranışı gösterdiklerini anlamamıza yardımcı olabilmektedir. O araştırmada % 65 oranı gibi yüksek bir oranda, bireylerin otorite altında, gerçekte öyle olmayıp, deneklere şok verme davranışını ilerleterek devam ettirmişlerdir. Bu gibi bir �itaat� davranışını sadece psikopat ve saldırgan özelliklere sahip kişiliklerle açıklamak mümkün değildir. Deney, otorite altında sorumluluklarını terkedip tamamen �itaat� eden insanların neler yapabileceğini çok iyi göstermektedir. Bu durumu topluma uyarlamak zor olamsa gerek. 12 Eylül darbesinin hazırladığı prematüre anayasanın büyük bir oyla kabulu toplumun başka seçeneğinin olmadığı gibi bir izlenime bizi götürmektedir. Ya da otoritenin varlığı, ona bağlanmayı gerektirmektedir.
Bürokrasinin bağlı bulunduğu hükümet ideolojisinin günümüzde yaptığı tekdüze baskı aslında değişen durmun yüzyıla uyarlanmasından başka bir şey değildir. � tahakküm hükmedilenlerce yayılıyordur� der T. ADORNO, dolayısıyla yönetenlerin, yetkilendirdiği bürokrasinin elemanları, bizi Şerif MARDİN� in mahalle baskısı kavramına götürür. Bir parti hükümeti ele geçirince kendisinden olmayanları kendisine bağlamak için eleinden geleni arkasına koymayacktır. Baskıcı rejimlerde bu hep böyle olagelmiştir. Son yıllarda yapılan araştırmalar baskının üniversitelerden, devlet kurumlarına kadar yayıldığını göstermektedir. Bu baskının kapitalist kültür endüstrisiyle el ele vermesiyle elde edilen zafer Adorno�nun deyimiyle robotlaşan insanlar ürteme aşamasında hat safaya ulaşmıştır. Tabi din gibi bir unsurun bu anlattıklarımıza etkisini ele almadan geçmek olmaz.
Katolik, Yunanca kökenli bir kelimedir, Latince totaliterin karşılığıdır. Ve incilde �benden yana olmayan bana karşıdır� gibi bir bölümün geçmesi, izaha gerek bırakmamaktadır. Aynı durumu Türklerin islamiyeti kabul etme aşamasında Arapların baskısından kurtulmak ve vergi vermemek için islamiyeti benimsemeleri, durumun hiç de siyasi tarihin kahramanlıklarıyla ve duygusallıklarıyla alakalandırmamaktadır.
Asıl konuya dönecek olursak, ideolojilerin kendilerini ortaya koyma eğilimleri savaş zamanlarında ve kaos ortamlarında baskıcı rejimler lehine işlemektedir. Hiç bir devlet yoktur ki ulusal oluşumunu otoriter olmayan rejimlerle kurabilmiş olsun. Ulus devletlerin oluşumunda bu açık bir unsurdur. Sol ideolojiye ise o dönemlerde üstadın dediği gibi en iyi eserleri vermek kalır sanat adına.
Özgürlüğün Sesi... Sizin Sesiniz...Özgürce...
Portal
Giriş yap








Anahtar Kelime | Tags:


