1
Mustafa Kemal Atatürk Bir 5/2/2009, 05:02
Devrimci Atatürk ve UNESCO - Prof. Dr. Hıfzı Veldet VELIDEDEOĞLU
Bilindiği gibi UNESCO sözcüğü " Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve
Kültür Kurumu"nun İngilizce adinin baş harflerinden oluşmuş bir
kısaltmadır. Nasıl, Amerika birleşik devletlerine kısaca ABD diyorsak,
adı geçen kurumu da, yukarı ki simgesel adıyla anıyoruz. Bütün dünyada
insan hak ve özgürlüklerini savunan uluslararası ve çok önemli bir
kültür kurumudur.UNESCO. İşte bu kurumun xx. Genel konferansında
Atatürk’le ilgili olarak verilen 27 kasım 1978 tarihli kararın bir
örneği şu anda önümde duruyor. Bu toplantıya katilmiş olan sayın Haldun
Taner bir süre önce bu kararı milliyet gazetesindeki köşesinde
anlatmıştı. Çoktan beri elimde bulunan kararı söz konusu etmek için, 19
mayıs 1818'un yıldönümünü bekledim. İşte dün bu mutlu günün 60. Yılını
doldurduk.
Daha önce, aynı kurumun yine bizle ilgili çok güncel bir kararına
değinmek istiyorum: insan hakları eğitim dalında, dünya ölçüsünde üstün
başarısı görülenlere verilmek üzere UNESCO bu yıl ödül koydu ve bu ödül
dünyada ilk kez Profesör Mümtaz Soysal’a verildi. Hani şu 12 mart
faşizminin tutukevinde eziyet ettiği ve eşi rahmetle yazar Sevgi
Soysal’ı da Adana’ya sürdüğü, düşün adamımız Mümtaz Soysal’a. Bu haberi
duyunca Türk ulusu adına hem sevinç ve övünç duydum, hem de bizde
Soysal’a yapılmış olanlardan utandım. Sevgili öğrencim ve değerli
dostum Ali Sirmen 11 mayıs 1979 tarihli Cumhuriyet'te bunun
ayrıntılarını yazdığı için bu konu üzerinde daha fazla durmayacağım.
Yalnız kendisine ödül verildikten sonra 7 mayıs akşamı UNESCO’nun
Paris’teki merkezin de Mümtaz Soysal’ın yapmış olduğu konuşmadan Ali
Sirmen'in almış olduğu küçük bir bölümü ben de sütunlarıma aktarmaktan
alamadım. O bölüm şudur:
"dünyanın hiç bir yerinde, insan serüvenini bu denli temsil eden bir
toprak(yani Anadolu toprağı) bulunamaz: savaş toprağı, istila toprağı,
karşılama toprağı ve kimi zaman hatta kiyim toprağı... Ama ayni zamanda
da birlikte yaşama, sentez ve uyumlu anlaşma toprağı. Fakat özellikle
bu diyalektik yazgının ötesinde iyonyali filozofların çağından beri,
Diyojen'den Selçuk çağı ozanı Mevlana’dan geçerek Cumhuriyetin Kurucusu
Kemal Atatürk kadar, yaşamalarını kendi düşüncelerinin somut örneği
haline getirmeye çalışmış insanların toprağı. Sert bir topraktır
Anadolu: ne iki yüzlülüğü, ne değişkenliği kabul eder. Bizans olsun,
Osmanlı İmparatorluğu olsun ana hoşgörüsünün temel ilkelerine ihanet
etmeye cüret eden bir siyasi örgütü cezalandırır."
Çok gerçekçi ve insancı(hümanist) bir konuşmadır bu.
Sayın meslektaşım, kurucu meclis üyeliğinden arkadaşım ve değerli
dostum,, anayasa profesörü Mümtaz Soysal’ı içtenlikle ve yürekten
kutlarken ulusal ve uluslararası alanda Türkiye’mizin yüzünü ağarttığı
oranda, vaktiyle ona zulmedenlerin yüzlerini karartan başarılarının
sürmesini dilerim
*
27 kasım kararına gelince: bunu elimdeki belgeden şöyle özetleyeyim: "UNESCO genel konferansı:
*uluslararası anlayış, işbirliği ve barış yolunda çaba göstermiş bitin
kişilerin gelecek kuşaklar için örnek olacakları inancı ile;
*Türkiye cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün doğumunun
yüzüncü yıl dönümünün 1981 yılında anılacağını hatırlayarak; UNESCO’nun
üzerinde çalıştığı tüm alanlarda (onun) olağanüstü bir devrimci
olduğunu göz önünde tutarak;
*özellikle sömürgecilik ve emperyalizme karşı açılan savaşların ilk lideri olduğu inancı ile;
*dünya Ulusları arasında karşılıklı anlayışın, sürekli barışın değerli
öncülüğünü yapmış olduğunu, tüm yaşamı boyunca insanlar arasında hiçbir
renk, din, irk ayırımı gözetmeyen bir uyum ve işbirliği çağının
doğacağını unutmaksızın;
Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurucusu Atatürk’ün kişiliğini ve eserinin
türlü yönlerini belirtmek amacıyla 1980 yılında düzenlenecek
uluslararası bilimsel toplantı konusunda düşünsel ve teknik planda
UNESCO’nun işbirliği yapmasına karar vermiştir. Bu kararın uygulanması
için gereken tüm düzenlemeleri gerçekleştirmesini genel direktörden
rica eder.."
*
Sosyal bilimlerle ilgili 3. Komisyonun bu konudaki raporunu onaylayan
bu karar, daha önce komisyonda -84 üyeden 82'sinin olumlu ve ikisinin
çekimser oylarıyla -verilmişti.
UNESCO’nun bu önemli kararına göre, Türkiye cumhuriyeti'nin kurucusu
Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yılı uluslararası alanda kutlanacak ve bu
dünya tarihinde olağanüstü seçkin bir ter atmış olan Ata’mızın düşünsel
ve siyasal kişiliğinin türlü yönlerden incelenip anılmasına neden
olacaktır.
Türk ulusu için büyük bir övünç kaynağıdır bu. Konunun devletçe ve
basınımızca gerektiği ölçüde ele alınıp bütün yurttaşlara duyurulması
19 mayıs’ın 60. Yıldönümünde en büyük dileğimdir.bu vesile ile önemle
bir noktaya değinmek istiyorum:
Son yıllarda Atatürk devriminin ve dolayısıyla Atatürk’ün başarısı ve
başarısızlığı konusunda zaman zaman bir takım irdeleme ve eleştirilere
rastlanmaktadır.
Atatürk şeriat hukukunu tümüyle kaldırıp yerine laik hukuku koymakla,
-daha bilimsel ve tarihsel anlatımla deyimlendirirsek - Türkiye’nin
hukuk düzenini doğu’nun Arap-İslam hukuk sisteminden çıkarıp bati'nin
roma-germen hukuk sistemine geçirmekle, bati dillerinde "reformasyon "
denilen din reformunu - hiç değilse hukuk alnında- gerçekleştirdiği
için, bizdeki şeriatçıların ona düşman olmaları doğaldır. Onlar
Türkiye’nin yabancı çizmeleri altında ezildiği yıllarda bile
şeriatçılığı ulusçuluk ve bağımsızlığa karşı diş düşmanlarla işbirliği
yapmış olan hayınların kalıntıları, ya da tinsel(manevi)
mirasçılarıdır. Bunların insafa gelip Atatürk düşmanlığından
kendilerini kurtarmaları beklenemez.
Ama kimi aydınların böyle bir düşmanlığa yönelmeleri, ata’yı
küçümsemeye yeltenmeleri, içimize sindiremeyeceğimiz ve hiç
katlanamayacağımız bir davranıştır.
O'nu "putlaştırmak", "peygamberleştirmek" aklımızdan geçmez. Her ölümlü
gibi. 0'nun da, kişisel ve kamusal yaşamında, eleştirilebilecek yönleri
ve yanılgılar elbette olmuştur. Ama bunlar, ulusun yazgısını olumsuz
yönde etkileyen "tarihsel yanılgı " türünden değildir. Eğer Atatürk
Kurtuluş Savaşı’nda ve daha sonra yanılgıya düşerek, tarihsel
fırsatları iyi kullanmasaydı, bugünkü bağımsız Türkiye Cumhuriyeti
olamazdi yer yüzünde, bunu görmemek için ya bilinçsizlik içinde, ya da
Türk vatanına, onun çocuklarına karşı beslenen korkunç kin ve
düşmanlığın oluşturduğu ahlaksal bir körlük içinde bulunmak gerekir
*
Atatürk'ü eleştirenlerin kimileri de onun -örneğin toprak reformu
gibi-köklü sosyo-ekonomik değişimleri gerçekleştiremediğini iler
sürmektedirler. Bu gibiler, 1911 Trablus(libya) 1912-1913 balkan ve
1914-1918 dünya savaşlarından hemen sonra, 1919-1922 arasında üç buçuk
yıl diş ve iç düşmanlarla kıyasıya sürdürülen kurtuluş savaşı yüzünden
yanmış, yıkılmış ve yer yer tükenmiş bir ülkenin toplumsal ortamında
Mustafa Kemal'in ülkedeki feodalizmi ve onun asker-sivil bürokrasideki
dayanaklarını hemen tasfiye edebilecek durumda olmadığını
ilmeyenlerdir.Atatürk’ten bir komünist ihtilalini Gercekleştirmesi veya
bunun için çalışması elbette beklenemezdi, çünkü o komünist değildi.
Ama kapitalizmin ve emperyalizmin savunucusu da değildi. Atatürk
Bağımsızlık Savaşını, sözünü ettiğim feodal, bürokratik ve dinsel
zümrelere dayanarak ve dışta Sovyetlerden ekonomik yardim alarak
sürdürüp başarıya ulaştırmıştır.
Tarım alanındaki -henüz bilinçlenmemiş- halk yığınlarının büyük
çoğunluğu, feodallerle onların destekçisi dinayet görevlileri bu
zümrelerin halk üzerindeki etkinliğinden yararlanmadan büyük yığınları
harekete geçirmek, olanaksız denecek kertede güçtü. Atatürk'ün ise
bekleyecek vakti yoktu; düşmanı bir an önce ülkeden atmak için her
olanağa, her zümreye başvurmak zorundaydı. Atatürk büyük utku'yu
izleyen yıllarda, yukarıda belirttiğim hukuk reformunu gerçekleştirip
köklü ekonomik ve sosyal reformları gerçekleştirme olanağını
bulamadıysa da, türlü konuşmalarında, Türk ekonomisi ve Türk köylüsü
için toplumculuk doğrultusunda yol gösterici sözler söylemesi;
halkçılık, devletçilik ve devrimcilik ilkelerini anayasa'ya koydurması:
o'nun ne denli sosyal görüşü olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Şunu da unutmamak gerekir ki, o dönem de ülkemizde "endüstri" adini
taşıyabilecek üretim kuruluşları hemen hemen yok gibiydi. Bunun sonucu
olarak ekonomik ve sosyal ortamda oluşmuş devrimci bir birikimden,
uyanık işçi kitlesinden, sendikal örgütlenmelerden de söz edilemezdi.
Bu duruma göre, " Atatürk niçin sosyal ve ekonomik alanda yapısal
reformları gerçekleştirmedi " diyerek o'nun ülkemizde gerçekleştirdiği
büyük devrimi görmemek ve devrimci kişiliğini yadsımak -eğer bir
nankörlük ve düşmanlığın sonucu değilse- o günleri yaşamamış, ya da o
dönemimizin toplumsal koşullarını gereği gibi irdeleyip
değerlendirmemiş olmaktan doğan bir yanılgıdır. UNESCO bile düşmemiş bu
yanılgıya.
(Cumhuriyet)
_______________
Büyük Ondere Selam..!
Kemalizm ugruna; savaşa DEVAM..!
Bilindiği gibi UNESCO sözcüğü " Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve
Kültür Kurumu"nun İngilizce adinin baş harflerinden oluşmuş bir
kısaltmadır. Nasıl, Amerika birleşik devletlerine kısaca ABD diyorsak,
adı geçen kurumu da, yukarı ki simgesel adıyla anıyoruz. Bütün dünyada
insan hak ve özgürlüklerini savunan uluslararası ve çok önemli bir
kültür kurumudur.UNESCO. İşte bu kurumun xx. Genel konferansında
Atatürk’le ilgili olarak verilen 27 kasım 1978 tarihli kararın bir
örneği şu anda önümde duruyor. Bu toplantıya katilmiş olan sayın Haldun
Taner bir süre önce bu kararı milliyet gazetesindeki köşesinde
anlatmıştı. Çoktan beri elimde bulunan kararı söz konusu etmek için, 19
mayıs 1818'un yıldönümünü bekledim. İşte dün bu mutlu günün 60. Yılını
doldurduk.
Daha önce, aynı kurumun yine bizle ilgili çok güncel bir kararına
değinmek istiyorum: insan hakları eğitim dalında, dünya ölçüsünde üstün
başarısı görülenlere verilmek üzere UNESCO bu yıl ödül koydu ve bu ödül
dünyada ilk kez Profesör Mümtaz Soysal’a verildi. Hani şu 12 mart
faşizminin tutukevinde eziyet ettiği ve eşi rahmetle yazar Sevgi
Soysal’ı da Adana’ya sürdüğü, düşün adamımız Mümtaz Soysal’a. Bu haberi
duyunca Türk ulusu adına hem sevinç ve övünç duydum, hem de bizde
Soysal’a yapılmış olanlardan utandım. Sevgili öğrencim ve değerli
dostum Ali Sirmen 11 mayıs 1979 tarihli Cumhuriyet'te bunun
ayrıntılarını yazdığı için bu konu üzerinde daha fazla durmayacağım.
Yalnız kendisine ödül verildikten sonra 7 mayıs akşamı UNESCO’nun
Paris’teki merkezin de Mümtaz Soysal’ın yapmış olduğu konuşmadan Ali
Sirmen'in almış olduğu küçük bir bölümü ben de sütunlarıma aktarmaktan
alamadım. O bölüm şudur:
"dünyanın hiç bir yerinde, insan serüvenini bu denli temsil eden bir
toprak(yani Anadolu toprağı) bulunamaz: savaş toprağı, istila toprağı,
karşılama toprağı ve kimi zaman hatta kiyim toprağı... Ama ayni zamanda
da birlikte yaşama, sentez ve uyumlu anlaşma toprağı. Fakat özellikle
bu diyalektik yazgının ötesinde iyonyali filozofların çağından beri,
Diyojen'den Selçuk çağı ozanı Mevlana’dan geçerek Cumhuriyetin Kurucusu
Kemal Atatürk kadar, yaşamalarını kendi düşüncelerinin somut örneği
haline getirmeye çalışmış insanların toprağı. Sert bir topraktır
Anadolu: ne iki yüzlülüğü, ne değişkenliği kabul eder. Bizans olsun,
Osmanlı İmparatorluğu olsun ana hoşgörüsünün temel ilkelerine ihanet
etmeye cüret eden bir siyasi örgütü cezalandırır."
Çok gerçekçi ve insancı(hümanist) bir konuşmadır bu.
Sayın meslektaşım, kurucu meclis üyeliğinden arkadaşım ve değerli
dostum,, anayasa profesörü Mümtaz Soysal’ı içtenlikle ve yürekten
kutlarken ulusal ve uluslararası alanda Türkiye’mizin yüzünü ağarttığı
oranda, vaktiyle ona zulmedenlerin yüzlerini karartan başarılarının
sürmesini dilerim
*
27 kasım kararına gelince: bunu elimdeki belgeden şöyle özetleyeyim: "UNESCO genel konferansı:
*uluslararası anlayış, işbirliği ve barış yolunda çaba göstermiş bitin
kişilerin gelecek kuşaklar için örnek olacakları inancı ile;
*Türkiye cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün doğumunun
yüzüncü yıl dönümünün 1981 yılında anılacağını hatırlayarak; UNESCO’nun
üzerinde çalıştığı tüm alanlarda (onun) olağanüstü bir devrimci
olduğunu göz önünde tutarak;
*özellikle sömürgecilik ve emperyalizme karşı açılan savaşların ilk lideri olduğu inancı ile;
*dünya Ulusları arasında karşılıklı anlayışın, sürekli barışın değerli
öncülüğünü yapmış olduğunu, tüm yaşamı boyunca insanlar arasında hiçbir
renk, din, irk ayırımı gözetmeyen bir uyum ve işbirliği çağının
doğacağını unutmaksızın;
Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurucusu Atatürk’ün kişiliğini ve eserinin
türlü yönlerini belirtmek amacıyla 1980 yılında düzenlenecek
uluslararası bilimsel toplantı konusunda düşünsel ve teknik planda
UNESCO’nun işbirliği yapmasına karar vermiştir. Bu kararın uygulanması
için gereken tüm düzenlemeleri gerçekleştirmesini genel direktörden
rica eder.."
*
Sosyal bilimlerle ilgili 3. Komisyonun bu konudaki raporunu onaylayan
bu karar, daha önce komisyonda -84 üyeden 82'sinin olumlu ve ikisinin
çekimser oylarıyla -verilmişti.
UNESCO’nun bu önemli kararına göre, Türkiye cumhuriyeti'nin kurucusu
Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yılı uluslararası alanda kutlanacak ve bu
dünya tarihinde olağanüstü seçkin bir ter atmış olan Ata’mızın düşünsel
ve siyasal kişiliğinin türlü yönlerden incelenip anılmasına neden
olacaktır.
Türk ulusu için büyük bir övünç kaynağıdır bu. Konunun devletçe ve
basınımızca gerektiği ölçüde ele alınıp bütün yurttaşlara duyurulması
19 mayıs’ın 60. Yıldönümünde en büyük dileğimdir.bu vesile ile önemle
bir noktaya değinmek istiyorum:
Son yıllarda Atatürk devriminin ve dolayısıyla Atatürk’ün başarısı ve
başarısızlığı konusunda zaman zaman bir takım irdeleme ve eleştirilere
rastlanmaktadır.
Atatürk şeriat hukukunu tümüyle kaldırıp yerine laik hukuku koymakla,
-daha bilimsel ve tarihsel anlatımla deyimlendirirsek - Türkiye’nin
hukuk düzenini doğu’nun Arap-İslam hukuk sisteminden çıkarıp bati'nin
roma-germen hukuk sistemine geçirmekle, bati dillerinde "reformasyon "
denilen din reformunu - hiç değilse hukuk alnında- gerçekleştirdiği
için, bizdeki şeriatçıların ona düşman olmaları doğaldır. Onlar
Türkiye’nin yabancı çizmeleri altında ezildiği yıllarda bile
şeriatçılığı ulusçuluk ve bağımsızlığa karşı diş düşmanlarla işbirliği
yapmış olan hayınların kalıntıları, ya da tinsel(manevi)
mirasçılarıdır. Bunların insafa gelip Atatürk düşmanlığından
kendilerini kurtarmaları beklenemez.
Ama kimi aydınların böyle bir düşmanlığa yönelmeleri, ata’yı
küçümsemeye yeltenmeleri, içimize sindiremeyeceğimiz ve hiç
katlanamayacağımız bir davranıştır.
O'nu "putlaştırmak", "peygamberleştirmek" aklımızdan geçmez. Her ölümlü
gibi. 0'nun da, kişisel ve kamusal yaşamında, eleştirilebilecek yönleri
ve yanılgılar elbette olmuştur. Ama bunlar, ulusun yazgısını olumsuz
yönde etkileyen "tarihsel yanılgı " türünden değildir. Eğer Atatürk
Kurtuluş Savaşı’nda ve daha sonra yanılgıya düşerek, tarihsel
fırsatları iyi kullanmasaydı, bugünkü bağımsız Türkiye Cumhuriyeti
olamazdi yer yüzünde, bunu görmemek için ya bilinçsizlik içinde, ya da
Türk vatanına, onun çocuklarına karşı beslenen korkunç kin ve
düşmanlığın oluşturduğu ahlaksal bir körlük içinde bulunmak gerekir
*
Atatürk'ü eleştirenlerin kimileri de onun -örneğin toprak reformu
gibi-köklü sosyo-ekonomik değişimleri gerçekleştiremediğini iler
sürmektedirler. Bu gibiler, 1911 Trablus(libya) 1912-1913 balkan ve
1914-1918 dünya savaşlarından hemen sonra, 1919-1922 arasında üç buçuk
yıl diş ve iç düşmanlarla kıyasıya sürdürülen kurtuluş savaşı yüzünden
yanmış, yıkılmış ve yer yer tükenmiş bir ülkenin toplumsal ortamında
Mustafa Kemal'in ülkedeki feodalizmi ve onun asker-sivil bürokrasideki
dayanaklarını hemen tasfiye edebilecek durumda olmadığını
ilmeyenlerdir.Atatürk’ten bir komünist ihtilalini Gercekleştirmesi veya
bunun için çalışması elbette beklenemezdi, çünkü o komünist değildi.
Ama kapitalizmin ve emperyalizmin savunucusu da değildi. Atatürk
Bağımsızlık Savaşını, sözünü ettiğim feodal, bürokratik ve dinsel
zümrelere dayanarak ve dışta Sovyetlerden ekonomik yardim alarak
sürdürüp başarıya ulaştırmıştır.
Tarım alanındaki -henüz bilinçlenmemiş- halk yığınlarının büyük
çoğunluğu, feodallerle onların destekçisi dinayet görevlileri bu
zümrelerin halk üzerindeki etkinliğinden yararlanmadan büyük yığınları
harekete geçirmek, olanaksız denecek kertede güçtü. Atatürk'ün ise
bekleyecek vakti yoktu; düşmanı bir an önce ülkeden atmak için her
olanağa, her zümreye başvurmak zorundaydı. Atatürk büyük utku'yu
izleyen yıllarda, yukarıda belirttiğim hukuk reformunu gerçekleştirip
köklü ekonomik ve sosyal reformları gerçekleştirme olanağını
bulamadıysa da, türlü konuşmalarında, Türk ekonomisi ve Türk köylüsü
için toplumculuk doğrultusunda yol gösterici sözler söylemesi;
halkçılık, devletçilik ve devrimcilik ilkelerini anayasa'ya koydurması:
o'nun ne denli sosyal görüşü olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Şunu da unutmamak gerekir ki, o dönem de ülkemizde "endüstri" adini
taşıyabilecek üretim kuruluşları hemen hemen yok gibiydi. Bunun sonucu
olarak ekonomik ve sosyal ortamda oluşmuş devrimci bir birikimden,
uyanık işçi kitlesinden, sendikal örgütlenmelerden de söz edilemezdi.
Bu duruma göre, " Atatürk niçin sosyal ve ekonomik alanda yapısal
reformları gerçekleştirmedi " diyerek o'nun ülkemizde gerçekleştirdiği
büyük devrimi görmemek ve devrimci kişiliğini yadsımak -eğer bir
nankörlük ve düşmanlığın sonucu değilse- o günleri yaşamamış, ya da o
dönemimizin toplumsal koşullarını gereği gibi irdeleyip
değerlendirmemiş olmaktan doğan bir yanılgıdır. UNESCO bile düşmemiş bu
yanılgıya.
(Cumhuriyet)
_______________
Büyük Ondere Selam..!
Kemalizm ugruna; savaşa DEVAM..!
Özgürlüğün Sesi... Sizin Sesiniz...Özgürce...
Portal
Giriş yap








Anahtar Kelime | Tags:


