1
ALEVİLİĞİN OSMANLI DÖNEMİ YAZILI KAYNAKLARI Bir 27/1/2009, 15:29
Doç.Dr. Yağmur Say
Soldan sağa: Bilim Kurulu Üyeleri Doç.Dr. Yağmur Say, Mustafa Düzgün ve Dr. İsmail Kaygusuz
Aleviliğin tarihi, Dünya tarihindeki benzeri birçok olgu ve teolojiler gibi, kökü uzun yüzyıllara hatta bin yıllara dayanan bir süreci ifade eder. Bu süreç, bir yaşamsal diyalektik olarak “Alevi” dediğim toplumu yaratmıştır.
Burada önümüzdeki en önemli problem; Aleviliğin tarihinin açıklanmasında tarih biliminin kurallarıyla değil de inanç ekseninde gelişen, hatta içine siyasal duruşları ve kişisel kanaatleri de kapsayan, suni ve taraflı, deforme bir bakışın öne geçirilmesi sonucu ortaya çıkan bir Alevi tarihinin, Alevi tarih yazıcılığında olduğu kadar, Aleviler nezdinde de önemli tahribatlara yolaçtığı çok açık olarak görülmüştür.
Alevilerin ve Aleviliğin tarihi şüphesiz bilimsel verilerin ışığında belge düzleminde ve elbette yaşamsal enstrümanların da iyi değerlendirilmeleriyle yapılmalıdır. Birçok araştırıcının kullandığı siyasal, ideolojik veya başka metodlarla açıklanmaya çalışılan Alevi inancı ve Alevi tarihi doğru sonuçlar vermediği gibi, deforme edilmiş bir tarih anlayışının doğmasının yanında, modern tarih araştırmalarının ulaştığı bilimsel sonuçlar ile örtüşmemektedir.
Aleviliğin tarihi ile ilgili temel sorunların başında hiç kuşkusuz “Tarihsel Perspektif, Tarihsel Derinlik” sorunu gelmektedir. Yaşanılan dönemden geriye bakılarak, tarihte olan yaşam ve inanç biçimlerini olduğu gibi, kendi sosyolojik şartları içinde, hiçbir ideolojiye ulaşılan sonuçları kurban etmeden doğru anlayıp, sorgulamak gerekir diye düşünüyorum. Yoksa yaşanılan günün şartlarında ulaşılan sonuçlarla geçmişteki enstrümanları karşılaştırmak son derece yanlış bir bakış açısı olmakla birlikte araştırıcıyı da doğru sentezlere götürmeyecektir.
Aleviliğin tarihi arka planı binyıllar önce gelişen ve etkilerini günümüzde de gösteren yaşamsal ve teolojik temelleri içerse de süreci kopartmadan, süreci iyi izleyip İslam algılayışlarının tamamen dışında görmek ve göstermek doğru bir sonuç olmayacaktır. Bu cümleden olarak Aleviliği; bağımsız, benzersiz, tek başına bir olgu olarak görmek ve ona bu perspektiften bakmak yanlış olsa gerek. Böyle bir yaklaşım, Alevilikle ilgili pek çok şeyi anlaşılmaz, açıklanamaz ve içinden çıkılmaz hale getirmekten başka bir işe yaramayacaktır.
Aleviliğin Orta Asya, Anadolu ve Mezopotamya köklerinin dışında İslam tarihinde; İmamiye, İsmailiye, Nusayrilik, Dürzilik, Ehl-i Haklık, Yezidilik gibi Alevilik benzeri başka yapılanmalar da vardır ve bunların hepsi aynı tarihin ve neredeyse aynı coğrafyanın ve İslam Heterodoksisi denilen ana olgunun birer parçası deği midir? İşte Aleviliği yukarıda zikrettiğimiz olgularla karşılaştırmalı bir yöntemle ele almak daha sağlıklı sonuçlar verecektir.
Aleviliğin Osmanlı tarihi içindeki macerası ve Alevilerin Osmanlı tarihine bakışları da bugün, üzerinde çok ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir sorun oluşturmaktadır. Bu konu, Alevi toplumsal hafızasının en hassas noktalarından biridir. Alevi halkı bugüne kadar, yaşadığı ızdırapların etkisiyle bu meseleye haklı olarak duygusal ve tepkisel bir biçimde yaklaşmış ve Osmanlıyı lanetleyegelmişlerdir. Ama bu tavrın altında, daha temeldeki olay, Batılı birçok tarihçinin de gösterdiği gibi, Osmanlı yöneticileriyle konar-göçer halkın arasındaki sosyal çatışmadır. Yani problemin en önemli aşaması siyasal olup, yönetilenlerin sistemle olan sorunlarının dini alana özellikle Osmanlı yöneticileri tarafından taşınması problematiğidir. Yapılan araştırmaların pek çoğu bu olguyu hala görmezlikten gelmekte sorunu sadece inanç boyutundan gelen bir çatışma olarak değerlendirmekte, dolayısıyla hala tepkisel ve ideolojik olmaktan kurtulunamamaktadır.
Bu sorun karşısında doğru ve sağlam sonuçlara varabilmek için, meselenin sosyal boyutundan bakmak gerektiği gibi bir de o dönemdeki Safevi Devleti ile ilgili yanından ve bu devletin Osmanlı Devletine yönelik siyasal, sosyal ve askeri faaliyetleri açısından da bakmayı kabul etmek gerekir. Bu konuda Batı tarihçiliği oldukçe ciddi ve objektif veriler ortaya koymaktadır. Özellikle Hanna Sohrweide, Roger Savory ve Jean Aubin gibi ciddi tarihçilerin çalışmaları günümüz Alevi araştırmacılarına yol gösterecek niteliktedir. Meselenin çözüm yolu ancak doğrudan doğruya dönemin her iki tarafa yani Osmanlı ve Safevi Devletleri dönemlerine ait orijinal kaynakları üstünde yapılacak bilimsel araştırmalarla olacaktır kanısındayız.”Alevi katliamı” meselesi bu problemin en nazik ve üzerinde en çok spekülasyon yapılan konularından biridir. Bu konuda Osmanlı ve Safevi Devletlerinin dönemin sitasal rekabet ve husumet havası içinde uyguladıkları politikaları dikkatle ve doğru analiz etmek, sebep ve amaçlarını anlamak, Safevi siyasetinin hedef ve yöntemlerini, bunun Osmanlı topraklarındaki sonuçlarını dikkate almak, hepsinden önemlisi Şah İsmail’in İran’da giriştiği siyasal ve askeri harekatı da hesaba katmak ve ondan sonra bir yoruma ulaşmak gerekecektir.
Gelişen süreç içerisinde tarihsel sorunların, tarihsellikten inanç alanına kaydığını ve Aleviliğin inanç yapısında çok önemli bir yer tutar hale geldiğini görüyoruz. Dolayısıyla özellikle Osmanlı dönemi Alevi tarihiyle ilgili çalışan araştırmacılar, tarihe geleneksel bakışla bilimsel bakış arasındaki uyuşmazlıkları, çelişkileri ve tek yanlılıkları görmek ve halletmek zorundalar.
Diğer önemli bir sorun Aleviliğin teolojisi sorunudur. Bilindiği gibi Aleviliğin yazılı ve sistematik bir teolojisi bugüne kadar oluşturulamamıştır. Mevcut teoloji ise hem sözlü hemde mitolojik bir karakter arzetmekte olup uzun bir geçmişe dayanan, kendiliğinden doğal olarak işleyen geniş çapta bir senkretizmin ürünüdür.
Alevi teolojisinin kaynakları birinci el yani o dönemde yaşayan insanların oluşturdukları yazılı metinler, diğeride sözlü kaynaklardır. Yazılı kaynaklar herşeyden önce oldukça geç bir dönemde örneğin en erken XV-XVIII yüzyıllarda ve özensiz bir biçimde yazıya geçirilmiş olup inançlar, ritüeller ve bazı önde gelen tarihsel kimliklerin yani Alevi ve Bektaşi evliyasının yaşamlarıyla ilgilidir. Bunlar aynı zamanda Türk edebyatı tarihininde konusu olan Nefesler, Menkıbe koleksiyonları yani Velayetnamelerdir. İkinci gruplar ise kayda geçmesi ve ulaşılabilmesi çok zor bazende olanaksız olan sözlü rivayetlerdir.
Alevi teolojisi bağdaştırmacı (senkretik) bir teolojidir. Bu teoloji X. Yüzyıldan zamanımıza, Orta Asya’dan Orta Doğu’ya, Orta Doğu’dan Balkanlara kadar uzanan çok geniş bir zaman ve mekan boyutunda, bütün bu zaman ve mekanların inanç ve kültürlerinden etkiler alarak ve doğal olarak oluşmuş bir teolojidir. Alevi teolojisi kitabi, sistematik bir teoloji olmayıp sözlü bir teolojidir. Alevi teolojisi sosyolojik riteratürde “gizli toplum” denilen türden kapalı bir toplumun ürünü olması sebebiyle, açık ve net kavramlar kullanmayan, sembolist, mistik bir teolojidir. Yani kavramlarını bir takım sembollerle ifade eder. Çünkü yaklaşık bütün tarihi boyunca kendini serbest ve açıkça ifade imkanından yoksun olmuş veya bırakılmış bir dönemden sonra gizlenmek zorunda kalmıştır. Bu özellikler onun sosyal tabanının özelliklerinden ileri gelmektedir. Bu sosyal taban büyük çoğunluğu itibariyle yazı ile tanışmamış, kabilesel geleneklerine ve örflerine sımsıkı bağlı ve mitolojik, sözlü bir kültürü katettiği geniş coğrafyada rastladığı değişik motiflerle besleyerek gittiği her yere birlikte taşıyan bir kitle tarafından oluşturulmuştur. Örneğin, Dedelik tipolojisi, aynı zamanda boy başkanı da olan dini liderlerin dini ve siyasal otoritelerinin meşruiyet kaynağıda bu mitolojik teolojidir. Onlar bu teolojinin taşıyıcılarıdırlar.
Özgürlüğün Sesi... Sizin Sesiniz...Özgürce...
Portal
Giriş yap








Anahtar Kelime | Tags:


